Yapay Zeka Destekli Otomatik Haber Kümeleme
Haber Sol

Voleybol Anlatısının Gerçekleri ve Medya Yansımaları

Voleybol Anlatısının Gerçekleri ve Medya Yansımaları
Paylaş:

Haber Merkezi

Geçmişin etrafına örülen "şirketlerin bizi kurtardığı", “’demir perde’nin doping yaptığı" ve gericiliğin "ulaşamadığı için çivi attığı" steril tarih anlatısı, gerçeklerle yüzleşmeyi hak ediyor.

Adapazarı’nda, küçük ama silme dolu bir spor salonunun kirişlerinden sarkan, tamamına yakını erkek bir kalabalık... Sahada şortlarıyla mücadele eden kadın voleybolcular servis alanına yaklaştıkça, tribünden fırlatılan "U-çivileri" uçuşuyor havada. Çivilerden biri genç voleybolcunun bacağına saplanıyor, kan süzülüyor.Eski A Milli Takım Kaptanı Selcan Çağlar, Oksijen TV'deki röportajında bu kan donduran anıyı gülümseyerek, yıllar içinde ne kadar yol alındığını göstermek için anlatıyor ve ekliyor:Niye yaptılar bilmiyorum, bize ulaşamadıkları için mi acaba... Onun sosyolojik, psikolojik şeyini bilemiyorum.Çağlar'ın anlattığı, Türkiye'de voleybolun nereden nereye geldiğini gösteren şüphesiz kıymetli bir kişisel tarih. Ancak, sahada bacağına saplanan o gerici çivinin "sosyolojik nedenini" kavrayamayan, o nefreti sadece "ulaşamama psikolojisine" indirgeyen bu ideolojik körlük, ne yazık ki röportajın tamamına ve bir dönemin spor anlatısına sirayet etmiş durumda. Holdinglerin sporu kurtardığına, sosyalist ülkelerin başarısının sırf "doping ve bedava ev" olduğuna inanan bu anlatı, kusursuz bir Soğuk Savaş ezberinden ibaret.

Adapazarı’ndaki bir Türkiye Şampiyonası maçında, seyirciler U çivileri servis atan oyuncuların bacaklarına fırlatmış, bir sporcunun bacağından kan süzülerek oynadığı görülmüştü. (Kaynak: Gazete Oksijen)

Sümerbank'ın unutulan mirası ve holdinglerin ‘lütfu’Çağlar, voleybola başladığı yıllarda Alman Lisesi'nde bile kadınların spor yapmasının ayıplandığını haklı bir sitemle anlatıyor. Bu karanlık tabloda onu ve arkadaşlarını spora bağlayan "mucize" ise Eczacıbaşı oluyor. 1966'da fabrikanın yanına kurulan spor salonu, sıcak salonu, kantini ve ödediği cüzi maaş... Çağlar kreş ve spor salonu olmasını "o dönem için çok enteresandı" diyerek tanımlıyor ve hatta Koç Holding'in reklam sloganıyla "yola çıktığımızda yol yoktu" örneğini vererek bir tarih yazmaya başlıyor.Ancak Şakir Eczacıbaşı'nın sporda başlattığı bu atılım, gökten inen basit bir "hayırseverlik" hamlesi değildi. 1960'lar, Türkiye'de işçi sınıfının, sendikal hareketin ve solun yükselişe geçtiği yıllardı. Sermaye sınıfı, sadece fabrikalarda artı-değer süzerek var olamayacağını, toplumsal meşruiyetini sağlamak için kültür, sanat ve spor alanlarında da kendi hegemonyasını kurması gerektiğini fark etmişti. Oysa Çağlar’ın dediğinin aksine yola çıkıldığında asfalttan dökülmüş, devasa bir yol zaten vardı. Sadece holdingler tarafından henüz bütünüyle yağmalanmamıştı… Çağlar'ın "çok enteresan" bulduğu o salondan tam 30 yıl önce, 1937'de açılan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası işçileri için sineması, kreşi, spor kulüpleri ve devasa tesisleriyle bir Cumhuriyet projesi olarak oradaydı. 

Nazilli Sümerbank kadın voleybol takımı erkeklere karşı. 1945-50

Cumhuriyetin ilk yıllarında Sümerbanklarla, ardından TEKEL, Devlet Su İşleri, Karayolları gibi kamu kurumlarıyla bir "yurttaşlık hakkı" olarak planlanan spora erişim hakkı, devletin bu alandan bilinçli olarak çekilmesiyle yavaş yavaş holdinglerin "lütfuna" dönüştürüldü. Sermaye, önce kamusal alanı daralttı, sonra da o boşluğu kendi logolarıyla doldurarak "kurtarıcı" rolünü üstlendi.İktidarın sansür kararı sonrası açtığımız yeni X hesabımızı https://x.com/soLPortal2026 adresinden takip edebilirsiniz. Bu saldırılara boyun eğmeyeceğiz. Yanımızda olmak, desteğinizi sunmak için soL'a abone olun.ABONE OLTarihi yeniden yazma çabası ve ‘devletsizlik’ illüzyonuBugünlerde Eczacıbaşı'nın, kimi yayınlarla kurduğu açık işbirliği üzerinden bu anlatıyı sürekli köpürtmesi bir tesadüf değil.Amaç, liberallerin o meşhur ezberini spor üzerinden topluma zerk etmek: Devlet aradan çekildi, özel sektör vizyonu devreye girdi ve başarı geldi.Ancak gerçekler illüzyonu temelden çürütüyor. Bugün voleybolda dünya çapında bir başarı elde ediliyorsa, bunun sırrı özel sektörün pırıltılı müdahalesinden ziyade devasa kamu müdahalesi.Liberallerin “özel sektör başardı” yalanını bugün kadın ve erkek voleybolunda ligi domine eden Vakıfbank, Ziraat gibi devlet bankalarının takımları yalanlıyor. Elbette bu bankalar bugün Cumhuriyetin kamusal spor anlayışıyla değil, Varlık Fonu'nun vahşi piyasacı mantığıyla yönetiliyor. Ancak bu çarpık haliyle bile başarının sırrının holdinglerde değil, devletin devasa kaynaklarında yattığını itiraf etmiş oluyorlar.Eczacıbaşı bu masalda sadece kendisini anlatadursun, o yolu asıl inşa edenin kim olduğunu görmek için sahaya inip yıldızlarımızın hikayelerine bakmak yeterli. Voleybolu Türkiye’ye sevdiren 2003 kadrosundaki 'Demir Leydi'miz Neslihan Demir’in voleybol serüveni, ilkokul seçmelerinde kamu kurumu olan Eskişehir Devlet Su İşleri (DSİ) ile başlıyor. Mevcut takımımızın en büyük güçlerinden Zehra Güneş, okuluna gelen seçmeler sayesinde 12 yaşında VakıfBank altyapısında keşfediliyor. Son şampiyonada harikalar yaratan abla kardeş Saliha Şahin ve Elif Şahin’in hikayesi ise Karayolları Spor Kulübü’nde yazılmaya başlıyor. 12 yaşındaki Ebrar Karakurt Balıkesir DSİ’de başladığı voleybola önce Bursa’da sonra da VakıfBank ile İstanbul’da devam ediyor.Bugün bu kulüplerin bir kısmı Varlık Fonu bünyesinde holding mantığıyla yönetiliyor ya da piyasa çarklarına entegre olmuş olabilir. Ancak temellerindeki o inkar edilemez gerçek yerinde duruyor. Lüks semtlerden çıkıp Anadolu'ya, okullara, sıradan emekçi çocuklarına ulaşan bu planlama, özel holdinglerin değil, Cumhuriyetin inşa ettiği o geniş kamusal altyapının eseri.Doping iftirası, ev, araba ve Kübalı bir yıldızRöportajın en sorunlu kısımlarından biri eski sosyalist ülkelerin, nam-ı diğer "Demir Perde"nin voleyboldaki muazzam hegemonyasının açıklanma biçimi. Çağlar'a göre Bulgaristan'dan Sovyetler'e uzanan o ekolün başarısı sporu toplumsallaştırmakla ilgili değil, "Tamamen propaganda amaçlı... Sporcuların altına ev verirler, araba verirler, dopingler yapılır tabii ki" idi. 

Natalia Hanikoğlu ve Özlem Özçelik

Gerçek şu ki o ülkelerde kadın ve erkekler on yıllardır eşit şartlarda, devlet güvencesiyle spor yapıyordu. Başarı evle, arabayla değil Valentina Tereşkova'yı 1963'te uzaya gönderen toplumsal eşitlik inşasıyla geliyordu."Demir perde yıkıldı, doping bitti, herkes sahada eşitlendi" diyen Çağlar'ın anlattığı masalın sonu da günümüze çarpıyor: O "eşitlenen" dünyada bugün Türkiye'nin gururu olan milli takımın en skorer oyuncusu Küba altyapısından yetişmiş, devşirme bir yıldız olan Melissa Vargas. 2003'teki ilk büyük çıkışımızda sahada Sovyet ekolünden gelen Natalya Hanikoğlu'nun olması gibi.Üstelik rakamlar da Çağlar'ın tezini yalanlıyor. 1989'da Demokratik Almanya, 1991'de SSCB çözülmeden önce Sovyetler'in kadın voleybolunda kırılması güç bir hegemonyası vardı. Çağlar'ın doping iftirasıyla diline doladığı Doğu Almanya'nın sadece 1983 ve 1987'de iki, "dayak yediklerini" anlattığı Bulgaristan'ın ise bir Avrupa şampiyonluğu bulunuyordu. Peki “Demir Perde” dağılıp da o meşhur "eşitlik" gelince ne oldu? 1993, 1997, 1999, 2001, 2013 ve 2015 Avrupa Şampiyonu Rusya... 2003 ve 2005 şampiyonu Polonya... 2011, 2017 ve 2019 şampiyonu Sırbistan...  Hepsi eski "Demir Perde" ülkeleri! Küba'nın Olimpiyat Oyunları tarihinde nüfusuna oranla en büyük başarı yakalayan ülkelerden biri olduğunun da altını çizelim. Rusya'nın son şampiyonalara katılımının engellendiğini de not düşelim.

Küba Olimpiyat Takımı

Çağlar Küba'yı “Demir Perde”ye dahil eder mi bilinmez ancak Küba'nın Olimpiyat Oyunları’nda önemli bir başarı geçmişi var. 1992, 1996 ve 2000 yıllarında Kadın Voleybol takımı altın madalya kazanan ülkenin, olimpiyatlarda 2. ve 3.’lük başarıları da var. Demek ki Çağlar'ın iddia ettiği gibi sosyalizm yıkılıp "doping işleri bitince" durum pek de değişmemiş. O ülkelerde yıllarca ilmek ilmek yaratılan kamusal birikim, insana verilen değer ve spora yapılan yatırım meyvelerini vermeye devam etmiş. Elbette bizim milli takımımızın başarısı da sadece Vargas ya da Hanikoğlu gibi yıldızlara indirgenemez. Çünkü Türkiye'nin başarısı da, tıpkı o ülkelerde olduğu gibi, holdinglerin değil Cumhuriyetin kamusal kurumlarının yıllar içinde yarattığı birikimin ve emeğin bir sonucu.12 Eylül: Holdinglerin altın çağıRöportajın en trajikomik yanlarından biri, Çağlar'ın 1980 yılını bir "dönüm noktası" olarak kutsaması. Kadın voleybolunun başarılarıyla seyircinin takdirini kazanması, “bacı" statüsüne erişmesi hep o tarihlere denk düşer.Sermaye sınıfı, bir yandan laik hassasiyetleri PR malzemesi yaparak voleybolcu kadınları desteklerken, diğer yandan sahaya o U-çivilerini fırlatan gerici güruhun önünü açan 12 Eylül karanlığının en büyük destekçisiydi. Kâr rekorları kıran holdingler ile kadın bacağına çivi atan gericilik, aynı 12 Eylül madalyonunun iki yüzüydü çünkü.O karanlık dönem, aslında Eczacıbaşı gibi holdinglerin önündeki tüm kamusal ve sendikal engellerin temizlendiği, devletin küçültülüp Türkiye'nin uluslararası tekellere dikensiz gül bahçesi olarak sunulduğu sürecin miladıydı.Holdinglerin kâr rekorları kırdığı bu "altın çağ", aynı zamanda Cumhuriyetin kurduğu fabrikaların haraç mezat satılmaya, tarikatların devletin kılcal damarlarına yerleştirilmeye başlanacağı yılların da habercisiydi.Şirketlerin "spora eşitlik getirdiğini" savunan bu steril tarih okuması, sporun ticarileşmesini ve amatör ruhun holdinglerin bilançolarına meze edilmesini büyük bir atılım olarak yutmamızı bekliyor. "Demir Perde"yi ev-arabayla suçlayanların, bugün sporcularımızın milyon dolarlık reklam anlaşmaları ve lüks arabalarla kurduğu ilişkiyi "başarının doğal ödülü" olarak meşrulaştırması, ideolojik mücadelenin holdingler lehine nasıl kazanıldığının en net fotoğrafını çekiyor, görene…130 milyon avroluk pasta ve arsadakilerin çizgisiBu ideolojik tarih yazımı girişiminin ardındaki itici güç yalnızca geçmişi aklamak değil, bizzat bugünün ekonomisinden aslan payını kapmakta. Zira bugün Türkiye Voleybol Federasyonu’nun milli takımlar operasyonuyla beraber kurguladığı alan, toplamda 130 milyon avroluk devasa bir voleybol ekosistemine1 dönüşmüş durumda.Takımın yükselen popülaritesi en çok şirketlerin sponsorluk yarışında kendini belli ediyor. TVF'nin sponsorluk gelirleri 2021'de 16,6 milyon TL seviyesindeyken, 2023'te 75,9 milyon TL'ye yükseldi. Sadece 2024'ün ilk sekiz ayında bu rakam 284,1 milyon TL'ye fırladı. 2026 yılı bütçesinde ise sponsorluk kalemleri için tam 650 milyon TL'lik bir hedef öngörülüyor.2 Şirketler, giderek büyüyen bu kârlı pastadan alan tutabilmek için kıyasıya bir rekabet içinde. Eczacıbaşı'nın tüm voleybol tarihini kendi sırtında taşıyormuş gibi kurguladığı müdahalelerin ardında, bu devasa ekonomik büyüklükten "tarihsel kurucu" sıfatıyla en büyük meşruiyeti devşirme arzusu yatıyor.Bugün kadın voleybolcuların elde ettiği tarihi başarıları, sadece sahalarda değil her üç reklamdan birinde, devasa billboardlarda izliyoruz. Şampuanlardan lüks otomobillere, özel bankalardan telekom devlerine kadar sermaye sınıfı, bu sportif başarıyı kendi imajını parlatmak için tepe tepe kullanıyor. "Güçlü kadın", "kendi ayakları üzerinde duran Cumhuriyet kadını" gibi kavramlar, holdinglerin bilançolarında birer PR kalemine, reklamların duygusal fon müziğine indirgeniyor.

A Milli Kadın Voleybol Takımı, 2026 CEV Avrupa Şampiyonası'nın finalinde İtalya’yı 3-2 yenerek üst üste ikinci kez şampiyon oldu.

Selcan Çağlar'ın övgüyle bahsettiği o "şirketlerin spora el atması" vizyonunun nihai durağı tam da burası…Sporun bütünüyle metalaşması, sporcunun ise parıltılı bir tüketim nesnesine dönüşmesi. Amatör ruhun, dayanışmacı hissiyatın şirketlere devredilmesi başarıyı getirmiş gibi görünebilir. Ancak bu şirketleşme, beraberinde sporcunun halka ve kendi emeğine yabancılaşmasını da getirir. Sermaye, parasını ödeyip satın aldığı vitrin süsünün sadece yeteneğini değil, imajını, özel hayatını, gülüşünü ve gözyaşını da sonuna kadar sömürmek ister.Oysa bu topraklarda şöhretin ve sermayenin bu tatlı uyuşturucusunu elinin tersiyle iten, başka türlü bir tarihin de mümkün olduğunu gösterenler var. Türkiye’de sporun ticarileşmesine karşı en büyük başkaldırıyı örgütleyen, "Futbol borsada değil, arsada güzeldir" diyen Metin Kurt'u hatırlayalım. Keza sinema alanında Tarık Akan... Yeşilçam'ın en çok kazanan "jönü" iken, "Dünyada her şey para değildir" diyerek 45 yıl boyunca kendisine gelen reklam tekliflerini elinin tersiyle itti ve bu endüstrinin uslu çocuğu olmayı reddetti.Bugün voleybol sahalarında tarih yazan genç kadınların önünde duran asıl yol ayrımı, o salonda atılan gerici U-çivileriyle mücadele etmek kadar, onları büyüyen o 130 milyon avroluk pastanın birer piyasa nesnesine dönüştürmek isteyen bu holdingleşme kuşatmasını da yarmaktan geçiyor.Selcan Çağlar ve o neslin öncü kadınları iyi ki o sahaya çıktılar, iyi ki o direnci gösterdiler. Açtıkları yolda bugün devasa bir başarı hikayesi yazılıyor. Ancak biliyoruz ki, kadın voleybolcuların asıl mirası, şirketlerin paylarını büyütmek için kullanmaya niyetlendikleri vitrinlik görevinde değil, gericiliğe ve sömürüye inat, bu ülkenin milyonlarca kız çocuğuna aşıladıkları direnme gücünde yaşıyor.Ve gerçek tarihin o direncin aydınlığında yazılacağı kaçınılmaz bir gerçek.soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.1https://www.dunya.com/dunya-plus/130-milyon-euroluk-voleybol-ekosistemi-haberi-7745782https://www.habergundemim.com/filelerin-ardindaki-ekonomik-guc-4141738

Son Gündem Haberleri